SON DAKİKA

logo

Elmalı’da ‘küçük çiftçi’ bitti !

100 dönüm, 200 dönüm hatta 300 dönüm seraların hızla çoğaldığı Elmalı’da, devasa seralarda ürettikleri sebzeleri kendi ardiyelerinden büyük şehirlere gönderen Ankara, İstanbul merkezli işletmelerin sayısı her geçen gün daha da artarken 2 dönüm, 5 dönüm, 10 dönüm sera sahibi olan, ‘küçük çiftçi’ ise bitti.

 İlçede ova ve düzlükler adeta sera denizine dönerken, 100-200-300 dönüm seralardan sadece ‘küçük çiftçi’ etkilenmiyor. Başta ‘su’ sorunu olmak üzere ilçede ‘iklim değişikliği’ kendisini fazlasıyla hissettirirken, Elmalı’da belirlenen sera varlığının kat be kat aşıldığı da iddia ediliyor. Özellikle 100-200-300 dönüm seraların kurulmasının yasaklanması gerektiğini kaydeden çevreciler, bunun yapılmaması halinde ‘su’ sorununun daha da artacağını, sondaj suyun daha da derinden çıkartılacağını ve hava sıcaklığında da 2-3 derecelik bir artış olacağını kaydederlerken, küçük çiftçiler ise bu gidişle seralarını sökmek, topraklarını satmak zorunda kalacaklarını kaydederek, “Yaz aylarında Suriyelilerle ya da doğu illerinden gelen ve bu 100-200-300 dönüm seralarda çalışanlarla nüfus artabilir, ama artık çocuklarımız  para kazanılmadığı için çiftçilik yapmak istemiyor, seralarımıza çalışmayı düşünmüyor. Gençler köyleri terk etmeye başladı. Yani, Elmalı köylerinde sürekli nüfusta ciddi bir azalma olacak’ uyarısında bulundular.   
Kaynak : Haber Merkezi
Ekleme Tarihi : 2024.11.27 08:02:38
Son Düzenlenme Tarihi :

Yorum Yap






ATSO : “Meclis üyelerimiz kendi kişisel görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir”

TMMOB Antalya İl Koordinasyon Kurulu’nun ATSO ile ilgili açıklamalarına Antalya Ticaret ve Sanayi Odası’ndan cevap gecikmedi.
Meclis üyelerinin toplantılarda görüşlerini özgürce ifade etme hakkına sahip olduklarını, ancak meclis üyelerinin görüşlerinin ATSO’nun görüşü olmadığını, resmi görüşün yönetim kurulu ve başkanı tarafından dile getirildiği ifade edilirken, aynı toplantıda Başkan Ali Bahar’ın Odalara destek olma konusunda elinden gelkeni yapmaya devam edeceğini vurguladığı ifade edilirken, yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler yer aldı :
“Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Antalya İl Koordinasyon Kurulu tarafından kamuoyunda yayınlanan bildiride özetle; 22 Ağustos 2023 tarihli ATSO meclis toplantısında bir meclis üyesinin meclis kürsüsünden gerçekleştirdiği konuşmasında, TMMOB'a bağlı meslek Odalarına karşı haksız ve mesnetsiz söylemlerde bulunduğu dile getirilmiş ve konuşmanın, ATSO Meclis Kürsüsünden yapılmış olması nedeniyle ATSO'nun kurumsal kimliğini bağlayıcılığı göz önünde bulundurularak, ATSO tarafından konuya açıklık getiren kayıtlara geçecek düzeltici bir açıklama yapılana kadar, TMMOB Antalya İl Koordinasyon Kurulu'na bağlı Meslek Odaları olarak, ATSO ile paydaş olunan tüm çalışmalara katılımların askıya alınacağı belirtilmiştir. 
Önemle belirtmek gerekir ki, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO), 5174 Sayılı Kanun kapsamında kurulan Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Kuruluşudur. Odamızın meclis üyeleri, demokratik bir süreç olan seçimlerle göreve gelirler ve bu nedenle meclis toplantılarında fikirlerini özgürce ifade etme hakkına sahiptirler. 
Ancak her meclis üyesinin ifade ettiği düşünceler, kurumun tamamının düşüncesi olarak kabul edilmemelidir. Her üye kendi seçmenlerini temsil eder ve farklı görüşlere sahip olabilir. Dolayısıyla, meclis üyelerinin görüşleri genellikle kişisel veya meslek grubu üyelerinin düşüncelerini yansıtır ve tüm kurumun resmi görüşünü belirlemez.
Bu bağlamda, meclis üyemiz tarafından söylenen sözler ve açıklanan düşünceler, Odamızın resmi görüşlerini yansıtmamaktadır. Meclis üyeleri, kendi kişisel düşüncelerini ifade etmek hakkına sahiptirler. Bu nedenle, meclis üyelerinin kişisel beyanları, kurumun tamamının resmi pozisyonunu temsil etmez. 
Diğer taraftan, Odamızın kuruluş ve işleyişini düzenleyen 5174 Sayılı Kanunun 11 inci maddesi gereğince, Odanın hukuki temsilcisi ve icra makamı Yönetim Kurulu Başkanıdır. Bu kapsamda, Odamız nam ve hesabına resmi açıklama yapma, yazılı ve sözlü irade beyanında bulunma görevi esasen Yönetim Kurulu Başkanına aittir. 
Sonuç olarak, Yönetim Kurulu Başkanı tarafından yapılmayan açıklamalar, Odamızın resmi görüşünü belirlemez. Her meclis üyesi, kendi düşünce ve görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir. Odamızın resmi görüşleri, kurumun yönetim organları tarafından belirlenir ve ilgili prosedürlere uygun olarak açıklanır. Dolayısıyla, fikir ve düşüncelerini beyan etmekte özgür olan Meclis üyesinin kişisel açıklamaları, Odamızın resmi pozisyonunu temsil etmemektedir.
Kaldı ki, Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bahar, bahse konu meclis üyesinin konuşmasından sonra; Odaların gelirlerinin olmadığına, ancak Odaların kentin ve sivil toplumun gelişmesi için çok gerekli olduğuna, bunun için Odaların yetkili olması konusunda bir mevzuat çalışması yapılmasını desteklediğine, Odalara destek olma konusunda tarafsız bir şekilde elinden geleni yapmak ve onlara yardımcı olmak istediğine dair açıklamalarda bulunmuştur. “
* ATSO Basın

Kaynak : Haber Merkezi
Ekleme Tarihi : 2023.08.25 10:42:16
Son Düzenlenme Tarihi :





ANSİAD'DAN SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ

2023 Türkiye genel seçimleri, 14 Mayıs 2023 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 28. döneminde 600 milletvekilinin belirlenmesi ile gerçekleşmiştir. 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu aynı gün gerçekleşmiş olup ikinci tura kalan seçim 28 Mayıs 2023’te Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesi ile sona ermiştir. 

Öncelikle Antalya Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ANSİAD)’ın, bağımsız bir sivil toplum örgütü olduğunu bir kez daha kamuoyuna hatırlatmayı bir görev olarak görüyoruz ve ANSİAD olarak bugünden itibaren Türkiye’nin seçim havasından çıkması ve hızlı bir reform döneminin başlaması gerektiğini düşünerek bu basın açıklamasını 29.05.2023 Pazartesi günü (bugün) sizlerle paylaşıyoruz. 

“Önerilerimiz siyaset üstü niteliktedir”

Türkiye, uzun, yorucu, gergin bir seçim sürecini nihayet tamamlamış bulunmaktadır. Önerilerimizi seçim sonucunu bilmeden hazırladık, çünkü bizim önerilerimiz siyaset üstü niteliktedir, ayrıca demokrasi seçimden ibaret olmadığı gibi, devletlerin ve milletlerin kaderi de seçim sonuçlarına bağlı değildir. Milli bir devletin politikaları seçime, kişilere göre değişemez. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel politikaları da Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu meclisin çizdiği laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkelerinden sapamaz. ANSİAD olarak bizim söylemlerimiz, çizgimiz de her zaman bu yöndedir, değerlendirmelerimizi de döneme göre değil, derneğimiz tüzüğünde yer alan ilkelerimize göre yaparız. 

Seçimler ülkenin gelecek vizyonunun, sorunların ve çözümlerin fikir tartışması süreçleridir ve bu tür seçimler ülkeye fayda sağlar. Ancak, Türkiye’de seçimlerde fikir, sorun ve çözüm tartışması yapılamamıştır. Oysa insanlığın geleceğinin küresel ısınmaya, küresel ısınmaya bağlı büyük küresel güçlere, yapay zeka teknolojilerine bağlı olduğu, 50-60 yıl sonra hiçbir devletin tek başına sorunları çözemeyeceği bir dünyada bizim ülke olarak dünyada ses getirecek mesajlar vermemiz gerekirdi. 

“Seçim atmosferi ve siyasi gerginliklerin ekonomideki faturası artmaktadır” 

Seçimlerde beklenen İstanbul depremini, 21. yüzyıl sorunlarını, endüstri 4.0’ı, yapay zekanın geleceğini, Türk eğitim sisteminin ve milyonlarca çalışanın teknolojik değişime nasıl ayak uyduracağını, şehirlerimizin geleceğini, yeşil ve dijital dönüşümü teknolojileri konuşmalıydık. Çünkü dünya böyle giderse 2053’de dünyamız bugünkü dünya olmayacak, bugün konuşulan şeyler konuşulmayacak. Biz geleceği konuşmadığımız gibi, 10 yıldan bu yana özel sektör olarak konuştuğumuz, artık konuşmaktan vazgeçtiğimiz yapısal reformları da konuşamadık. Enflasyonu, cari açığı, döviz meselesini, konut sorununu, deprem bölgesini konuşmadık. Bunun yerine erken emeklilik gibi vaatlerle ve başka konularla dolu bir dönem geçirdik. Oysa artık bekleyecek zaman kalmamıştır. Sürekli seçim atmosferi ve siyasi gerginliklerin ekonomideki faturası artmaktadır. 

Bu noktadan hareketle ülkemizin üç eksenli bir toparlanma politikasını hızla yaşama geçirmesi için artık kaybedecek gününün kalmadığını hatırlatmak istiyoruz.  Birinci eksen demokrasimizin ve hukuk devleti temellerinin güçlendirilerek, toplumsal kutuplaşmanın giderilmesi ve ulusal birliğimizin sevgi, saygı ve 
uzlaşma kültürüyle sağlanmasıdır. Demokrasilerde seçimler toplum için hayati bir mesele olmamakta, hükümetlerin değişmesi kimsenin yaşamını değiştirmemekte, bu nedenle gerginlik de yaşanmamaktadır. Maalesef ülkemizde seçim gerginliği toplumu daha fazla ayrıştırmış ve kutuplaştırmıştır. Oysa kutuplaşma bir milletin millet olma özelliğini bile ortadan kaldırır. 

“Kalkınma ve demokrasi birbirinden ayrılmayan özdeş kavramlardır”

Ülke olarak demokrasinin seçimden ibaret olmadığını anlamalı ve demokratik kültürü ve kurumları güçlendirmeliyiz. Kalkınma ve demokrasi birbirinden ayrılmayan özdeş kavramlardır. Kalkınma, ekonomik büyüme ve milli gelir artışı değil, demokrasinin ve sosyal piyasa ekonomisinin, bütün bireylerin özgürlük ve mutluluğunu artırmasıdır. Kalkınma için üretim ve gelir artışı, fabrikalar, turizmin büyümesi yeterli olmamakta, beşeri sermaye yapısının ve kurumsal kültürün değişmesi gerekmektedir. 21. Yüzyılın dijital toplumu, geleneksel kültür ve kurumlarla değil, her tür farklılığı, aykırılığı kucaklayan, yenilikçi bilimsel kültürü özümsemiş, çoğulcu ve katılımcı kurumsal kültürle gelişmektedir. Farklı fikirlere saygı, düşünce ve ifade özgürlüğü, dünyadaki 7 milyar insanı cezbedecek nitelikte yaşam tarzı ve inanç özgürlüğü, 21. yüzyılda yaratıcı ve yenilikçi toplum ve ekonomi olmak, bölgesel ve küresel cazibe merkezi olmak için vazgeçilmez kuraldır. Bu yönde ilerleme olmadığı takdirde ülkeler orta demokrasi ve orta gelir tuzağından çıkamamaktadır.  Güçlü bir devlet ve millet olmanın ve devletin beka koşulunun demokrasi ve hukuk olduğu gerçeğinden hareketle bu konudaki eksikleri tamamlamalıyız. 

“Enflasyonun bu kadar yüksek olmasının nedeni belirsizliktir”

Hızla ele almamız gereken ikinci eksen ekonomide istikrarın sağlanmasıdır. Merkez Bankasının 2021 yılı sonundan itibaren faiz oranlarını gerçekçi olmayan bir düzeye indirmesi, liralaşma stratejisi altında kur korumalı mevduata bütçeden kaynak ayrılması ve döviz kurunun baskılanması sonucunda Türkiye’nin risk primi CDS, enflasyon, dış açık ve bütçe açığı artışları ekonomik istikrarı riske atmış bulunmaktadır. Düşük faiz uygulamasıyla son 17 ayda toplam TL krediler %130, taşıt kredileri %505, taksitli kredi kart bakiyesi %317, kurumsal kredi kartı bakiyeleri %277 artmıştır. Yüksek enflasyon ve düşük faiz herkesi kredi alarak enflasyondan kazanmaya yöneltmiş, tüketim artmış, ekonomide canlılık korunmuş, ancak bu canlanma ekonomide istikrardan vazgeçme pahasına gerçekleştirilmiştir. Enflasyon baz etkisiyle %40’lara gelmişse de ortalama enflasyon halen oldukça yüksektir ve döviz kuruyla birlikte yılın son çeyreğinden itibaren tekrar yükselme riski bulunmaktadır. Ülkemizde enflasyonun bu kadar yüksek olmasının nedeni belirsizliktir. Gelişmiş ülkelerde enflasyonun düşüşe geçmesinin nedeni merkez bankalarına olan güvendir. Bizde ise üretici ve tüccar 3 ay, 6 ay, 1 yıl sonra maliyetin ve fiyatın ne olacağını tahmin edemediği için fiyatı önden yüklemeli olarak yüksek tutmak zorunda kalmaktadır. Bu enflasyon kısır döngüsünden çıkmak zorundayız. Ülke olarak enflasyonla uzun dönemli büyümenin mümkün olmadığını, enflasyonun ekonomide verimliliği düşürdüğünü, verimsiz yatırımlara yol açtığını, sosyal adaleti, ticari ve sosyal ahlakı zayıflattığını, yani ekonomide kısa dönemli büyüme sağlasa da uzun dönemde büyümeyi aşağı çektiğini artık anlamak zorundayız. 

“Merkez Bankasının döviz rezervini tüketmiş olması ekonomiyi bir döviz krizi riskiyle karşı karşıya bırakmıştır”

Merkez Bankasının döviz rezervini tüketmiş olması ekonomiyi bir döviz krizi riskiyle karşı karşıya bırakmıştır. Dövizin sabit tutulması için kullanılan yöntemler piyasada birden fazla kur oluşmasına ve ciddi sıkıntı ve güvensizliğe yol açmıştır. Yüksek enflasyona rağmen döviz kurunun baskılanması ihracatımızı olumsuz etkilemektedir, nitekim Nisan ayı ihracatımız %17 düşmüştür. Döviz kurunu baskılamak için teşvik edilen kur korumalı mevduata bütçeden faiz ödenmesi doğru ve adaletli olmadığı gibi, sürdürülebilir de değildir. Faiz ve döviz konusunda günlük kararlar banka sistemini aşırı derecede zorlamaktadır. Piyasada faizler de artık bankaya ve kişiye bağlı çok sayıda faiz bulunmakta ve faiz oranları her gün değişmektedir. Eğer mevcut politika sürdürülürse döviz hesaplarına, döviz işlemlerine katı sınırlamalar getirilmesi, yani döviz ve sermaye kontrolü sistemine tam geçiş gerekecektir. Ancak bu tür sabit kur sistemi bu döviz rezerviyle sürdürülemez, ayrıca Türkiye’yi dünya finans sisteminden uzaklaştırır ve yabancı sermayeyi iyice caydırır. 


Her durumda eğer bir programla güven sağlanmaz ve piyasada kontrol kaybedilirse, hatta mevcut politika programsız biçimde birden bırakılırsa faiz ve dövizdeki hareket ekonomide sarsıntı yaratır, banka bilançoları kötüleşir ve kur şoku, yeni enflasyon şokuna dönüşür.  Dolayısıyla bu durumdan yeni, güçlü, güvenilir bir istikrar programı ile çıkılması zorunludur. 

“Merkez Bankası bağımsız davranarak enflasyonla mücadele programı açıklamalı”

Merkez Bankası bağımsız davranarak, yeni bir para politikasıyla enflasyonla mücadele programı açıklamalı ve faiz oranında aşamalı artış sürecini başlatmalıdır. Şu anda %60’a varan piyasa faizleri, çoklu faiz ortamının varlığı Merkez Bankası politika faizini anlamlı olmaktan çıkarmıştır. Gerçekçi olmayan düşük faiz kredi hacmi kontrolüyle ancak yürütülmektedir. Faiz ve kur fiyattır, piyasada oluşur, gerçekçi olmayan fiyatlar sürdürülemez ve ekonomiyi zayıflatır. Gerçekçi olmayan ve bütçe ödemesine dayalı düşük faiz, verimsiz yatırımı ve tüketimi teşvik ettiği için doğru uygulama değildir. Bütçeden faiz ödemesine dayalı kur korumalı mevduattan birden ve mağduriyet yaratarak değil, aşamalı olarak vazgeçilmelidir. Enflasyon ve fiyat beklentilerini çıpalamak için enerji, un, yem, gübre gibi temel girdi fiyatlarında vadeli fiyatlar açıklanmalı ve buna göre bir sübvansiyon sistemi uygulanmalıdır. 

Ekonomide hızla ele alınması gereken bir konu bütçe açığıdır. Maalesef  EYT gibi uygulamalar, kamuda kadro artışları ve deprem nedeniyle ortaya çıkan harcamalar bütçe açığını artırmıştır, artıracaktır. Dört aylık bütçe açığı 380 milyar liraya yükselmiştir, yıl sonuna kadar 1,5 trilyon liraya ulaşması mümkündür. Bu bütçe açığı zaten yüksek ve adaletsiz olan ÖTV ve KDV artışlarıyla azaltılmaya kalkılırsa enflasyon artacak ve geçim sorunu artacaktır. Bu nedenle mutlaka el atılması gereken alan kayıtdışı ekonomidir. Kayıtdışı ekonomi devletin vergi gelirini azaltmakta, SGK açığını artırmakta, haksız rekabete yol açmakta ve verimsiz işletmeleri yaşatırken  reel sektörde verimli işletmeleri zayıflatmaktadır. Kayıtdışı ekonomiyi azaltmadıkça Türkiye orta gelir tuzağından çıkamaz. Dolayısıyla bütçeye gerekli kaynak artık sadece ve sadece kayıtdışı ekonomi olmak zorundadır. Bunun için vergi sistemi reformu yapılmalı, ücretlilerin vergi yükü düşürülmeli, istihdam üzerindeki prim yükü düşürülmeli ve böylece reel sektörün de eli rahatlamalıdır. 

“Eğitim sistemimizin de artık köklü bir şekilde değişmesi gereklidir”

Rekabetçi bir ekonomi için enerji piyasamızın, bilişim sektörümüzün, finans piyasamızın, lojistik sistemimizin, organize sanayi bölgelerinin, tarımsal yönetim sistemimizin, yerel yönetim sistemimizin tümüyle gözden geçirilmesi ve kurumsal reform adımları atmamız gereklidir. 20. Yüzyıl kültürü ve kurumlarıyla 21. Yüzyıla ayak uyduramayız. 21. Yüzyıl dijital toplumu, kurumların kapsayıcı, şeffaf, bağımsız, katılımcı olması anlamına gelmektedir. Dijitalleşme teknoloji kullanmak değil, teknoloji üreten kültürü yaratmaktır. Dolayısıyla eğitim sistemimizin de artık köklü bir şekilde değişmesi gereklidir. 21. Yüzyıl için İngilizce bilen, kodlama ve yazılım bilen, yaratıcı ve yenilikçi bir genç nesile ihtiyacımız var. Bunun için sadece teknik liseler açmak yetmez, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim sistemini değiştirmek de yetmez. Genç, yaşlı, çalışan, emekli tüm toplum yaşam boyu öğrenme kültürü, üretim kültürü kazanmalıdır. Bütün kurumlar ve şehirler insana öğreten, herkesi üretim sürecine katan yerler olmalıdır. 21. Yüzyıl ekonomisinde artık sanayi, tarım, ticaret, turizm ayrı ayrı faaliyet alanları değildir, her sektörün entegre olduğu sanayi üretimiyle hizmetin iç içe geçtiği bir ekonomidir. Artık kimyadan tarıma, sağlıktan elektroniğe her sektör derin bilimsel araştırma yenilikleriyle hızla değişecektir. 

Kentlerde dikey ve topraksız tarım, kentlerde üç boyutlu üretim mahalle içine girecektir. Buna göre bir kültür ve eko sistem kurmalıyız ki geleceğin ekonomisinde ilerleme kaydedebilelim. Böyle bir ekonomiyi 
günümüzdeki gibi merkezi bakanlık politika ve uygulamalarıyla yönetemeyiz. Yerelden ulusala uzanan, yerel ekonomiye dayalı katılımcı bir sisteme geçmeli, bunun kültür ve kurumlarını yaşama geçirmeliyiz. 

“Deprem bölgesinin yeniden inşasında acil ilerleme sağlamamız gerekiyor”
 
Acil olarak ilerleme sağlamamız gereken üçüncü eksen deprem bölgesinin yeniden inşası ve İstanbul başta olmak üzere beklenen depremlere hazırlıktır. Öncelikle, seçim süreci içerisinde Kahramanmaraş merkezli depremle ilgili birçok konunun unutulmuş olmasının normal kabul edilemeyeceğini de belirtmek isteriz. 

50 binden fazla vatandaşımızın yaşamına mal olan depremde herkesin kendi sorumluluğunu üstlenmesi ve ayrıca bütün sorumluların hesap vermesi gerektiğini daha önce de belirtmiştik. Ancak, seçim süreci maalesef deprem konusundaki duyarlılığın azalmasına yol açmıştır. Deprem yıkımında sorumluluğu bulunan müteahhitlerle ilgili yasal süreçler başlatılmış, ancak belediyelerin ve diğer kurumların sorumluluğu konusu henüz konuşulmaya başlanmamıştır.  Depremden sonra bir basın toplantısıyla düşünce ve önerilerimizi paylaşmıştık.  Depremin üzerinden aylar geçmesine rağmen beklenen depreme karşı gerekli hazırlıkların neden yapılmadığı ve deprem sonrası müdahalede neden bu kadar eksik kalındığı hususunda bir sorgulama yapılmamıştır. Deprem bölgesinde konut yapımları başlamıştır, inşaat yaparken bir yandan bölge ekonomisinin uzun vadeli bir plana göre ayağa kaldırılması, yatırımların bölgeye çekilmesi için kapsamlı bir planlama yapılmalıdır. Konut değil, kent inşa etmemiz gerektiğini, bölgesel kalkınma stratejisine göre yeni üretim merkezleri kurulmasını da önermiştik.  

Konut üretim sistemi değişmeli 

Konut üretim sistemimizin, arsa ve arazi yönetim sistemimizin değişmesi gerektiğini de   ifade etmiştik. Mevcut durumda konut üretim sistemi verimsiz, maliyeti yüksek, şeffaf olmayan, kayıtdışılığın fazla olduğu, yerel demokrasiyi zayıflatan bir sistemdir. Türkiye’nin tasarruflarını ve kaynağını israf eden, gelir dağılımında adaleti bozan sistemin ekonomik, siyasi, sosyal etkileri olumsuzdur. Bu sistemle konut maliyetleri aşırı yükselmiş ve konuta erişim neredeyse imkansız hale gelmiştir.  Türkiye’nin konut üretiminde teknoloji, tasarım, enerji gibi her boyutta yeniliklerle yeni bir yol açması gereklidir.

Bu vesile ile yeniden seçilen Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve tüm milletvekillerimizi tebrik eder, seçim sonuçlarının vatana ve millete hayırlı olmasını dileriz.  -ANSİAD  BSN.

Kaynak : Haber Merkezi
Ekleme Tarihi : 2023.05.29 14:32:15
Son Düzenlenme Tarihi :